40 Yılın Özeti

Her şey bu doğum raporu ile başladı aslında… 

26 Ocak 1981… Bundan tam 40 yıl önce… Rapora göre “CANLI BİR (ERKEK)” dünyaya gelmiş. Rapor 28.01.1981 tarihinde düzenlenmiş olmasına ragmen henüz adım resmi kayıtlara girmemiş. Günlerden Pazartesi, saat sabah 8 civarları… Bolu Devlet Hastanesi’nde dünyaya gelmişim. O zamanları hayal meyal bile hatırlamıyorum.İlk birkaç sene de öyle geçiyor… Bir 1985 yılına girdiğimizi hatırlıyorum. Ezberlemeye çalışıyordum 1985 yılını. “Bin dokuz yüz seksen beş”… Evde bunu tekrarlayıp durduğum zamanı hatırlıyorum. “Bundan sonra yıl 1985…” O tarihten sonra anılar da renklenmeye başlıyor. Bildiğim en eski ve o zamanlara yakın tek fotoğrafım ise aşağıdaki halim:

1986 yılının Eylül ayında okula başladım. Acelem varmış o zamanlar. Beş buçuk yaşında doğrudan 1. Sınıfa başladım. Müdür inat ediyor okula alamam diye… Okuma yazma ve dört işlemi bildiğimi görünce ikna olmuştu. Öyle başladım, sınıfın en küçüğü olarak ve genelde de hep sınıfın en küçüğü olarak devam ettim. İlkokul yıllarım baya hareketliydi aslında. Boyuma posuma bakmadan 5 yılda 11 kere sınıf başkanı oldum… Bir kere okul başkanlığına aday oldum ama kazanamadım…. O zamanlar, dünya daha huzurluydu. Yani sokakta çocukların oynayabildiği, başına bir şey gelir diye tedirgin olunmadığı zamanlardı. Seksenli yıllardı… 3. Sınıfta masa tenisine başladım mesela ve üniversiteye gidene kadar hemen hemen her gün antrenmanım oldu sonrasında. Çok güzel arkadaşlar edindim o sayede ve birçok şehir gezdim turnuvaya katılmak için. O zaman cep telefonu mu var? Evden bir çıkıyorsun… 8-9 yaşlarındasın… Gittiğin şehre vardığında jetonlu telefondan eve haber veriyorsun. Bir de dönerken biz yola çıkıyoruz, diye arıyorsun… Hayatta tek kalmayı da, takım için yarışmayı da o zamanlarda öğrendim. Aşağıdaki resim ise İlkokul 1. Sınıf zamanlarım. 29 Ekim 1986... Diğeri de okulun bando takımından... (1989)

Sonra sene oldu 1991… Bolu İzzet Baysal Anadolu Lisesi’ni kazandım. Bizim okuldan 7 kişi kazanmıştı Anadolu Lisesi’ni… 7 sene (1991-1998) bu okulda okudum. Önce zor oldu alışmam ve hatta ortaokulu da baya sıkıntılı geçirdim. Veli toplantılarında, öğretmenlerim genelde “eh işte… Sedat işte… sorarsan cevap verir, sormazsan sesi çıkmaz” derlerdi. Lise 1 de çok parlak değildi. Karnemi hatırlıyorum da, Bilgisayar dersim 1 gelmiş, İngilizcem 4, diğerleri orta halli… Ne olduysa Lise 2’de oldu. Yabancı Dil sınıfına geçtim. O son 2 yılı öyle keyifli okudum ki… İnsan sevdiği işi yaptığı zaman arkası da geliyormuş. Notların hepsi 5 geldi ve üstüne üniversite sınavına girdiğim sene Bolu 1.si olup Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü kazandım. Üniversite yıllarından bahsetmeden önce şunu söylemeliyim ki, sanırım hayatımın değiştiği ve şekillendiği zaman Bolu İzzet Baysal Anadolu Lisesi’nde geçen zamanlardı. Liseyi devamsızlık yapmadan bitirdiğimi söylemeden geçemeyeceğim… 

İlk resim İBAL'e kaydolurken çekilen resmim, diğer ikisi ise lise 2-3 yıllarından... Bir özgüven geldiği belli...

Üniversite yılları hayatımın en zor zamanları arasına girebilir sanırım. 17 yaşımdayım. Üniversiteye başlamışım. Okulda ve yurtta saçma sapan bir siyasi kavgaların arasında buldum kendimi. Sağ nedir, sol nedir orada öğrendim. Hangi parti sağda, hangi parti solda o zaman öğrendim, öğrettiler… O zamanlar sabah 5 otobüsü ile Ankara’ya gidiyorum, yolda polis durduruyor ve kimlik soruyor, valizimi boşalttırıyor sabahın 5’inde. Çöp kovalarına bombaların konduğu, olayların olduğu zamanlardı… Üniversitenin 1. Yılı bunlara alışmakla geçti. 2. Sınıfa başlayacağım, tam da artık alışıyorum diyorum. Sene 1999… 12 Kasım’da Düzce depremi oldu. Okula gitmedim 1 sene. Sadece sınavlara girdim, devamsızlıktan muaf tuttular okulda. Biz o arada 6 ay çadırda, 6 ay konteynırda kaldık. İşte o depremle bir anda büyüdüm. 18 yaşındayım ve 200 ailenin kaldığı bir çadırkentin yöneticisi oldum. Hacettepe’de okuyorum ya, okumuş adam bir kere… Bir oyuncak için kavga eden teyzeler mi görmedim, çadırı yanan aileler mi? Sonra bunlar da geçti ve 3. Sınıfta derslerimi toparladım büyük ölçüde. 4. Sınıfa geldim ve gayet güzel giderken her şey 22 Şubat sabahında babam fenalaştı. 3 ay komada kaldı ve 12 Mayıs Pazar günü öğleden sonra 3 buçuk civarlarında ben odadayken vefat etti. Mezuniyetime bir ay kala babamın son nefesine şahit oldum. 20 gün sonra falan da üniversiteden mezun oldum. Bazen öğrencilerim soruyor, hocam siz kaç ortalama ile mezun oldunuz diye… 2.27… Üniversite yıllarına ait çok fotoğrafım da yok… Ne olduğunu anlamamışım ki! Olanlar da aşağıda zaten... 

Sonra 2002 yılında okul bitti ve 21 yaşımda Bolu Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’nde ücretli öğretmen olarak göreve başladım. Benim için super bir başlangıç oldu aslında. Süper bir öğretmen kadrosu ile öğretmenliği ilk orada öğrendim. Öğretmenlik mezunu değildim, formasyonum da yoktu. Kendim nasıl öğrendiysem öyle öğretmeye başladım. Şimdi dönüp baktığımda ne yanlışlar yapmışım öğretirken… Evet kelimeleri 5 kere yazdırmışlığım da var.  Ancak, ilk yönetmenlik deneyimim de o okulda oldu...

Ardından Abant İzzet Baysal Üniversitesi’nde Özel Eğitim Bölümü’nde yükseklisansa kabul aldım. Benim için çok farklı bir deneyimdi. Eğitim nedir ilk olarak o alanda öğrendim. Aklımda kalan bir ders vardı. Aile Eğitimi dersi. Bir engelli öğrenci ile eğitim yapmamız gerekiyordu her hafta. Evine gidip birkaç özbakım becerisi öğretmemiz gerekiyordu. Ben o evden her çıkışımda birkaç saat sokaklarda geziyordum. Çok zor bir alandı gerçekten. Tam tez dönemine geldim ki 28 Temmuz 2004’te İngilizce Öğretmenliği’ne asistan alımı için ilan çıktı ve ben alan değiştirip İngilizce Öğretmenliği Bölümü’ne geçtim.13 Eylül 2004… Akademisyenliğimin ilk günü… Alanı öğrenmeye çalışıyorum, bir yandan yeni işime adapte olmaya çalışıyorum. Çok iyi bir tez danışmanım oldu ve gerisi çorap söküğü gibi geldi. 15 Ağustos 2006 tarihinde tezimi savundum. Artık İngilizce Öğretmenliği alanında uzman ünvanım vardı. 

2006 yılında canım eşim Berna ile tanıştım ve hayatımı artık iki kişilik düşünmeye başladım. Tezimin savunmasında, doktoraya başlarken, yaşadığım sıkıntılarda, sevinçlerde her daim yanımda oldu. Nişan kısmına geçmeden önce doktoraya başlamam var tabi bir de…
26 Ocak 2007’de ODTÜ’den yazım geldi. Tam da doğumgünümde geldi yazı. Doktora sürecinde 35. Madde ile ODTÜ’ye görevlendirildiğim yazıyordu gelen yazıda. Bolu’dan ilişik kesip ODTÜ’de göreve başlamak için 15 Şubat 2007’yi bekledim ve daha sonrasında 5 yıl boyunca ODTÜ’de kaldım. ODTÜ’de hem alanda kendime güvenim arttı, hem çok güzel arkadaşlar edindim ve mükemmel bir doktora tezi danışmanım oldu. Akademik anlamda hem yükseklisansta hem doktorada danışman konusunda çok ama çok şanslıydım. 

Doktoraya devam ederken 8 Eylül 2007’de, bir Cumartesi günü Alaşehir’de nişanımız oldu canım eşimle… Ve o günden sonra hayatımda hep var oldu. Bir şey olduğunda ilk gelip anlatabileceğim, üzüntümü, sevincimi, kızgınlığımı, mutluluğumu paylaştığım eşimle o gün resmen birlikteydik. 2 sene sürdü nişanlı olarak geçen zaman. Öyle 2-3 ay görüştük evlendik değildi bizimkisi ve 25 Temmuz 2009’da bir Cumartesi günü nikahımız ve düğünümüz oldu Alaşehir’de... Bir hafta sonra, 31 Temmuz 2009 Cuma akşamı da Bolu’da düğün oldu. Bolu’da Karamanlı Mahallesi’ndeki eve yerleştik. Çocukluğumun geçtiği, hani “1985 yılını ezberlemeye çalıştığım ev…” Benim doktora devam ettiği için haftada 2-3 gün de ODTÜ’de oluyordum. Sabah 05.45 otobüsü ile gidilip gelinen bir süreç… Aşağıdaki fotoğraflar da düğünden:

14 Aralık 2011 tarihi geldiğinde ise Doktor ünvanımı aldım ve Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi’ne geri döndüm. Tam Bolu’daki işime yeni alıştım derken askerlik geldi. Ben yükseklisans yapayım, doktora yapayım, evleneyim derken askerliği hep ertelemiştim. Yaş yaklaştı 32’ye ve ben askere gitmeye karar verdim. Bedelli de yapabilirdim aslında; ama gitmeyi tercih ettim. Her ne kadar ilk günü “Nerden geldim, keşke bedelli yapsaydım” desem de sonrasında o kadar çok şey öğrendim ki. Mesela günün 5’te başlayabildiğini, köyünden hiç çıkmamış bir çocuğun nasıl bocaladığını, Kızılırmak nehrine bakarak 3 saat nöbetlerde hayatı sorgulamayı ve iyi atış yaptığımı öğrendim mesela… Ama en acı olanı ise acemi birliğinde aynı koğuşta kaldığım arkadaşlarım Afyon’daki patlamada şehit olmaları oldu. Bizim acemi birliğinden 17 kısa dönem asker, Afyon’da şehit olmuştu. Hayatı en çok sorguladığım, ne yapıyorum ki ben diye çok bocaladığım 155 gün… 18 Ocak 2013 Cuma günü sabahtan terhis olup döndüm Bolu’ya…

Sene 2013… Artık evlenmişim, askerlik bitmiş, doktora bitmiş, Yard. Doç. Kadromu almışım ve hayat düzene girdi. Ama bir eksik vardı. Defne…


12 Ekim 2015 Pazartesi sabahı saat 08.43… Çağsu Hastanesi’nde Defne dünyaya gözlerini açtı ve işte o zaman hadi bakalım döndük mü başa dedim. 34 yaşımdaydım, 35’e, yani yolun yarısına birkaç ay kalmıştı ve Berna ile ben hayatı yeniden öğrenmeye başlamıştım. Yeni emeklemeye başlayan çocuklar gibi her şeyi sil baştan öğrendik. Bazen elimiz ayağımıza dolanıyordu, bazen yorgunluktan ölüyorduk ama çoğunlukla da eğleniyorduk. Eşimle uzun uzun muhabbetlerimiz oldu tüm yaşananlar üzerine, hayatı sorgulama üzerine… Aile kavramını yeniden sıfırdan oluşturdum ben kendi adıma ve dışardan küçük gibi görünen ama benim için büyük bir çember çizdim kendime. Berna, Defne ve ben… İşte hayatın merkezi buydu benim için… Bunun dışında kimse beni üzemezdi ve öyle de oldu o günden bugüne kadar. Aşağıdaki fotoğraflar Defne'nin her senesinden bir tane fotoğraf... En baştaki Defne sadece birkaç dakikalıkken...

2020’nin Mart ayında herkesin bildiği, yaşadığı ve halen devam eden korona günleri başladı. Ben hiç hayatımda bu kadar uzun süre evde kalmamıştım; ve her zaman şunu diyorum, eğer doğru bir evliliğim olmasaydı o günler de geçmezdi. 12 Mart 2020 Perşembe akşamı karantinalar başladı ve o gün bugündür hala maskelerle devam ediyoruz hayata… 

Ve son olarak, 31 Aralık 2020 günü Doçentliği aldığım haberini aldım. Sabah saat 09.00’da… Telefona gelen bir mesajla artık Doçent olmuştum. Hayatımın en son sınavı, jürisi bu olsa gerek. Onu da tamamladım ve 40 yaşımı doldurmak üzereyken 25 Ocak 2021 tarihinde, yani 39 yaşımın son günü belgem de geldi ve 40 yılı böylece tamamlamış oldum. 

Dile kolay 40 yıl… Aslında aklımda olan yukarıda yazılı olan her paragrafı detaylı bir şekilde anlatıp uzun bir yazı hazırlamaktı kendime hediye olarak ama Sedat işte… Son dakika yapacağım ya illa işleri… 40 yaşıma da son dakikasında bu yazıyı yazarak giriyorum. 40 sayısının bir hikmeti vardır… Ölenin ardından 40’I okunur, doğan çocuğun 40’ı çıkar, bir şeyi 40 kere söylersen olur… O nedenle 40 yaş da insanın tepe noktaya çıktığı ve sonrasında yokuş aşağı hızla ineceği bir süreç diye düşünürüm hep ve şimdi o tepe noktasında geriye doğru dönüp baktığımda “Güzel yaşamışım” diyebiliyorum. Yaşanan sıkıntılar, üzüntüler, kırgınlıklar, kızgınlıklar, mutluluklar, kahkahalar… Hepsi ama hepsi iyi ki yaşandı. Hepsi iyi ki yaşandı ki, beni ben yaptı… 
 

Tüm yazı boyunca canım eşim, Berna, ve dünya güzeli kızımız, Defne, dışında hiçbir isim yazmadım bilinçli olarak… Hayatımda yeri olan birini yazarken başkasını atlarım diye çekindim açıkçası… Beni tanıyanlar, zaten tüm isimleri tek tek koyacaklardır yerlerine… Ha bir de, bu üç noktaların fazlalığı da dikkat çekecektir… Yazılan her satır öyle bir cümlede yazıldığı gibi yaşanmadı… Araları dolduracak o kadar çok olay var ki!
 

Eee o zaman şöyle bitirelim… Güzel yaşandı bu 40 yıl ve daha nicelerine hep beraber!... 

 

Sedat Akayoğlu